EMRE KASAP

EN
500px Facebook Twitter Flickr Flickr
ANASAYFA FOTOĞRAF BLOG İLETİŞİM HAKKINDA

Halet-i Suriye 2009 Anıları

04 Mart 2015 Çarşamba

Giyotin en değerli başları koparırken tanbur sesleri arzı dolduruyordu.

Nurettin Topçu, Hareket, I/8, İlkkanun 1942

Bu yazı; turistik bir gezi-seyahat yazısı olmayıp, bu tip mâlûmatlar da ksımen ihtiva etmekle birlikte, aslen bir vefa borcunun omzumdaki ağırlığının yazıya ve fotoğraflara dökülmesine çalışılmasından ibarettir.

2009’un Aralık ayının son günlerinde 3 fotoğrafçı olarak, Güneydoğu Anadolu Bölgesi için bir fotoğraf gezisi planlarken, kendimizi Öncüpınar Sınır Kapısı’ndan Suriye’ye girerken bulmuştuk.

Takvimlerin Türkiye ile Suriye arasında, dostluk ve barış rüzgarını işaret ettiği zamanlarda, Es Selame Sınır Kapısı’ndan geçerken bile farkında idik bizi güzel şeylerin beklediğinin. Pasaport polisi, verdiğimiz pasaporta bakıp, 1 dakika içinde giriş onayımızı vermişti.

Sınırdan Halep’e kadar geçen yaklaşık yarım saatlik yolculuğumuzda, etrafımızda gördüğümüz yoksulluk oldukça dikkat çekici idi. Halep'te, Türkiye-Suriye arasında çalışmakta olan ticarî araçların bulunduğu otogara gelmiştik. İsmini şimdi hatırlayamadığım Antep’li şöförümüze, gün içerisinde bize yardımcı olabilecek birilerini sorunca, Türkçe bilen Arap çocuklar var bir tane bulurum şimdi size deyip aramızdan ayrılmıştı. Bir kaç dakika sonra ise, yanında, yüzündeki saf tebessümü ve o günkü harçlığını kazanabilme şansının getirdiği bir sevinçle Muhammed olduğu hâlde yanımıza dönmüştü. Aslında ülkemizin hemen hemen her turistik bölgesinde gördüğümüz çocuklardan biri gibiydi o da. Van Kalesi, Urfa Balıklı Göl, Hasankeyf v.s. nereye giderseniz görebileceğiz, günlük harçlığını çıkartmak için turistleri gezdiren çocuklardan biri...

Halep Türk MahallesiHalep Türk Mahallesi

Fotoğraf planlarımızdan biri olan ayakkabı imâlatçılarına doğru, o ana kadar İstanbul trafiğini karmaşık, kendilerini de iyi şöförler zanneden biz masumların yüreğini ağzına getirecek bir taksi seyri yaşadık. Kavşaklarda öncelik, nizamî şerit değiştirme ve diğer pek çok trafik kuralının yoksayıldığı, oldukça heyecanlı ve gerilimli bir cümbüş idi Halep’in trafik durumunun özeti. Küçük rehberimizin, kendinden çok emin olmayarak bizi indirdiği mahallede, bir kaç dakika dolaştıktan sonra, fotoğraf makinem hazır durumda etrafı incelemeye başladım. Çocuklar sokaklarda koşturuyor, yaşlı adamlar kapı önlerinde vakit geçiriyorladı.

İbrahim Esso amcamızİbrahim Esso amcamız
İbrahim amcanın dükkanının önündenİbrahim amcanın dükkanının önünden

Az sonra, sesi ve tavrı aklımdan da gönlümden de hiç silinmeyen İbrahim amca yanımıza yaklaştı. Biraz ilerideki dükkanına bizi davet etti. Türk mahallesinde idik ve bir anda mahallelinin ilgi odağı olmuştuk. İbrahim Esso’nun dükkanında içtiğimiz mırranın ve Türk tarihi üzerine yaptığımız o kısa sohbetin izleri, Suriye’nin savaşa ve dolayısıyla kana bulandığı karanlık günlerin başlarında, zihnimi, vicdânımı en çok sarsan iki sebepten biri olarak nakşedilmişti derinlerime. Halep’in ara sokaklarından birindeki bu ayakkabıcı dükkanında, dükkan sahibi ve mahalleli ile Türk tarihinin yaklaşık 1000 yıllık geçmişine gidiyorduk. İbrahim amca, önce Baybars’ın Ayn Calut’ta Moğollar’ı durduruşunu, sonra da bir kaç sene evvel ziyaret ettiği Topkapı Sarayı’ndan İstanbul Boğazı’nı izlerken, kendini o an yerine koyduğu padişahların tahmini hislerini anlatıyordu. Biz dükkanda sohbet halinde iken, çocuklar da dükkanın camından bizi izlemekte idi.

İbrahim amca, ilginç fotoğraflar çekebileceğimizi düşündüğü, Türkmen bölgesi Çobanbeyli’ye gitmemizi salık verdi. İbrahim amcaların yanından, o samimi el sıkış ve sarılmalarından ayrılmanın verdiği asırlık bir hüzünle, Halep’in merkezî bölgesine geri dönmüştük.

Antep Kalesi'ne çok benzettiğim Halep Kalesi'nin alt tarafında yer alan Kapalı Çarşı oldukça renkli bir yerdi. Birbirine bağlanan uzun koridorlar ve ara dehlizlerle bezenmiş bu 15. yüzyıl inşâsında, türlü dükkanların ve ustaların arasında gezinirken, alışveriş yapan halkı da gözlemleme imkânı buluyorduk. Suriye'de bulunduğum süre boyunca, kadınları dışarıda en çok gördüğüm yerin burası olduğunu söyleyebilirim. Dükkanlar ve atölyeler iç içe idi. Kahramanmaraş yahut Gaziantep'teki Bakırcılar Çarşısı'nı pek canlandırmamak lazım ama akılda çünkü bu çarşıdaki sokakların toplam uzunluğunun 10km'den daha fazla olduğu öğrenmiştik. Yüzlerce insanın alışveriş yaptığı bu renkli yerin de, 3 yıl sonrasında yani 2013'te bombalanması sonucu oluşan yangının görüntüleri; o gün selamlaştığımız, fotoğraf makineleri ile bizi görünce önce çekinen sonra ise bizimle samimi bir şekilde vakit geçiren esnafların, zanaâtkârların ve alışveriş yaparken rastlaştığımız insanların hatıralarını düşündürmüştü. Haliyle bu görüntüleri, 600 yıl canlı bir şekilde ayakta kalmış bu masalsı yerin cenazesi olarak izlemiştim.

Halep Kapalı ÇarşıHalep Kapalı Çarşı
Halep Kapalı ÇarşıHalep Kapalı Çarşı
Halep Kapalı ÇarşıHalep Kapalı Çarşı
Halep Kapalı ÇarşıHalep Kapalı Çarşı
Halep Kapalı ÇarşıHalep Kapalı Çarşı
Halep Kapalı ÇarşıHalep Kapalı Çarşı

Gezmekte olduğumuz bu şehirde bir kaç sene sonra olacaklardan habersiz olarak bulunurken, 1300 yıl önce Emeviler tarafından yapımına başlanmış olan Halep Ulu Cami'nin avlusunu arşınlamaya başlamıştık. Diğer bilinen isimleri Emevi Cami ve Zekeriya Cami idi. Zekeriya peygamberin burada türbesi bulunduğu için bu isimle de anılmakta idi. Avluda yine çocuklar koşturuyor oynuyor, avlunun bir kenarında ise, gözleri âmâ olan ve yardım toplamalarına izin verilmiş olan bir kaç kişi, alınan yardımlar karşılığında insanlar için dua ediyordu. Camiinin hayran kaldığım minaresi 1090 yılında atamız Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah tarafından yaptırılmıştı. 2013 yılının karanlık Nisan ayında ise bu ömrü 1000 seneye yaklaşan minare havaya uçurulmuştu, Suriye'ye hakim olan anarşi ortamında. Tarihî gözyaşlarını, derin bir sessizlikle içine akıtıyordu Halep belli ki.

Halep Zekeriya CamiHalep Zekeriya Cami
Halep Zekeriya CamiHalep Zekeriya Cami
Halep Zekeriya CamiHalep Zekeriya Cami
Halep Zekeriya CamiHalep Zekeriya Cami
Halep Zekeriya CamiHalep Zekeriya Cami

Ulu Camii'yi ziyaretimizin ardından sabah geldiğimiz taksi otogarına giderek önümüzdeki günlerde bizi gezdirebilecek bir şöför aradık. Gezimizin bir diğer kahramanı Mehmet’le de böyle tanıştık. Kilis ağzı ile Türkçe konuştuğu ancak tipografisinden de bir Arap olduğu belli olduğu için, isminin neden Mehmet olduğunu sordum ve bu ismin sadece Türk’lerin kullandığını belirttim. Vakt-i zamanında babaannesinin Kilis’ten Halep’e gelin geldiğini, bu mübârek kadının da zaman içerisinde aileyi adeta Türk’leştirdiğini söyledi. Ertesi gün evlerine akşam yemeğine davet edildiğimizde, Gaziantep’ten aşina olduğum yer sofrasında yemeklerimizi yedikten sonra, Türkiye’de demlediğimiz şekliyle çayımızı içtik. Suriye’de çay tüketimi bizdeki kadar yüksek değil. Halep kalesinin altında gezinirken canımız çay içmek istediğinde, Mehmet, Kürt’lerin işlettiği çay bahçeleri olduğunu belirtip bizi oraya yönlendirmişti. Suriye’liler için vazgeçilmez olan içecek ise kesinlikle kahve. Hemen hemen bütün caddelerin hatta otoyolların üzerinde dahi eski tripörtörlerde espresso tarzı bir kahve, bol şeker eşliğinde tüketiliyor yahut tüketiliyordu. Ne zaman kahve içecek olsak, Mehmet özellikle “bunlar Türk, şekersiz ama hiç şekersiz olsun onlarınki” demek zorunda kalıyordu. Şekersiz yahut sade demek onlar için sadece az şekeri belirten bir ayrıntı idi.

Rehberimiz, şöförümüz, arkadaşımız MehmetRehberimiz, şöförümüz, arkadaşımız Mehmet

Mehmet’le tanışmamızın ertesi günü, bir gün önce İbrahim amcanın bize tarif ettiği yere gitmek istediğimizi belirttik. Yola revan olurken, zihnimden hiç çıkmayacak bir güne başladığımın her zamanki gibi farkında değildim. Halep’in kuzey doğusuna doğru yaklaşık 1 saatlik bir yolculuğun ardından Türkiye sınırındaki Çobanbey tren istasyonunu geçtik ve hemen sonrasında Buzluca köyüne ulaştık.

Buzluca Türk KöyüBuzluca Türk Köyü

Buzluca... Türk’ün ruh selametini, nefesini ve emanetini ne derece kaybedebileceğine dair içimde oluşan fikir yangınının, dost tebessümü ve gözyaşıyla harmanlanmış hatırası. Çamurlu yolları ve sokakları üzerinde derme çatma evleriyle, bizi bağrına basmış olan güzel yürekli insanların köyü. Çocuklar çamur içinde o kadar güzel gülüyordu ki, fotoğraf makinem soluklanmaya fırsat bulamıyordu. Kendi halinde bir yaşam sürmeye çalışıyorlardı. Bir kaç Arap ailenin de yaşamakta olduğu sessiz bir Türk köyü idi. Kadınların bizden saklanmadığı, Suriye’deki yegâne yer burası oldu. Sadece fotoğraflarını çekmememiz yönünde bir ricaları oldu ki, o da zaten başımız üstüne idi. Bol tütün dumanı altında geçirdiğimiz o günün sonunda, köylülerden biri yanıma gelerek, gün boyunca elinde gördüğüm tespihini bana uzattı.

Buzluca Türk KöyüBuzluca Türk Köyü

-Bu tespihi kabul et, sen artık bizim kardeşimizsin.

Günün birinde hafızamı yitirme durumunda kalsam ve bana unutmamam için bir kaç cümle seçebilebilme fırsatı verseler, şeksiz ve şüphesiz, birisi bu veda cümlesi olurdu.

Buzluca Türk KöyüBuzluca Türk Köyü
Buzluca Türk KöyüBuzluca Türk Köyü
Buzluca Türk KöyüBuzluca Türk Köyü
Buzluca Türk KöyüBuzluca Türk Köyü
Buzluca Türk KöyüBuzluca Türk Köyü

Suriye’den döndükten 1 yıl sonra, silah tüccarlarının leş ağızlarından dökülen savaş tamtamları ilk duyulmaya başlandığında, bunun yıllarca sürecek, çok bilinmeyenli bir denklem bataklığına dönüşeceğini tahmin edemezdim. 2014’ün Şubat ayında, bu bölgedeki bütün köyler IŞID tarafından kuşatılmakta idi ve Türkiye sınırının ardına, Elbeyli’ye geçmeyi başaran Türkmen’lerin röportajları vardı internette. Televizyon kanalları, hiç bangır bangır cambazca yayınlar yapmadı, Suriye’nin başka bölgelerinde, başka etnik unsurların yaşadığı yerlerle ilgili yaptıkların çok aksine. Türkmen’ler, Türk’ler sahipsizlik ve başsızlık içinde savrulmuştu zamanın bu devam eden seyrinde. O kısa görüntülerde, Buzluca köyünden tanıyabileceğim kimse var mı diye baktım, bana tespihini veren o koca adamı aradım. Bölgeden kaçmayı başaran biri bağırıyordu, biz oraya dönersek, infaz edileceğiz diye. Bize kâfir dedikleri için, infazımızda mermi israf etmezlermiş, bu yüzden başlarımızı keseceklermiş. Mete Han’dan günümüze uzanan bir Türk tarihinin yükü, sanki topyekûn şu tespihin içinde idi şimdi ve sadece utangaç gözyaşlarıydı karşılığında alabildiği.

Buzluca Türk KöyüBuzluca Türk Köyü

İki günlük Halep maceramızın, şehir merkezinde geçirdiğimiz vakitlerinde, genellikle çarşı, han ve imalatçıları fotoğrafladık. Girdiğimiz hemen hemen her dükkanda, hatta bazı pasajların girişinde, Kurtlar Vadisi isimli dizi izleniyordu. Günün hangi vakti olduğunun bir önemi olmadan. Hangi dükkana girsek, hangi sokakta biriyle sohbete başlasak, Türk olduğumuzu öğrenir öğrenmez, yüzlerinde bir tebessüm hasıl olmakta idi. Bugün kana bulanmış olan, taş üstünde taşı çok görenlerin zulmünde tarumar olan Halep halkı, her daim bize iyi ve sıcak davranmıştı. Saf ve iyi niyetleri ile poz vermeye çalışanlardan özür diliyorduk. Elimizdeki iletişim imkanları ile doğal hallerini fotoğraflayabilmenin bizim için daha kıymetli olduğunu söylemeye çalışıyorduk.

Halep'te akşam saatiHalep'te akşam saati
Halep KalesiHalep Kalesi

Bütün güzelliklerin yanında Halep’te insanı rahatsız eden yönler de vardı tabii ki. Gezdiğimiz gördüğümüz sokaklar, caddeler genellikle kirli ve dağınıktı. Tek bir noktada, tertemiz ve uzun bir cadde görünce haliyle şaşırıp Mehmet’e buranın niçin diğer yerlere nazaran temiz olduğunu sorduğumuzda, verdiği cevap kısa bir duraklamaya neden oldu bakışlarımızda. Burası Hristiyan mahallesi demişti. Çok fazla bir şey denilebilir mi bilmiyorum ama utanması ve sorgulaması gereken birilerinin olduğu aşikâr idi. Bunun dışında, Şam’a doğru yola çıkacağımız sabah, günümüzü verimli kullanabilmek adına saat 05:00 gibi kaldığımız otelden ayrılmaya karar vermiştik. Ancak sabahın o saatinde otel görevlisi, otele girişte anlaştığımız fiyatın daha üzerinde bir ücret talep etmekte idi bizden.10-15 dakika kadar tartıştıktan sonra, Mehmet’e en yakın karakol nerede diye sorduğumuzda, arka sokakta var ama burası Türkiye gibi değil, kimse ilgilenmez böyle şeylerle cevabını vermişti. Karakol diye bahsi geçen yere gittiğimizde, bir pasajın 2. katında kepenkleri kapalı bir dükkan ile karşılaşmıştık. İçeriden bir memur, uykulu bir şekilde gelmiş, kepenklerin ardından derdimizi dinledikten sonra da geri dönüp uykusuna devam etmişti. Devletin her yerde olduğunun hissedildiği bir memlekette, aslında çoğu yerde devlet yoktu. Sosyal medya kullanımı yasaktı örneğin, haliyle basın ve benzeri alanlarda da sıkı kısıtlamalar vardı ancak en basit sorunda dahi ortada kimse yoktu.

Şam’a yahut Arapça ismi ile Dımeşk’e doğru yol alırken, Halep’te geçirilen o 2 günden zihnimde en çok Buzluca köyünün ağırlığı vardı. Sınırın öte yanından, sen artık bizim kardeşimizsin diyen bir ses hiç veda etmiyordu aklıma. Yol üzerinde, ki yol derken şehirlerarası bir yoldan bahsediyorum, 3 yahut 4 kez kahve molası vermiştik. Yol kenarlarındaki triportörlerden “hiç şekersiz” kahvelerimizi alıyor ve yolumuza devam ediyorduk. Şam’a yaklaşırken yine yol kenarında envai çeşit yiyecek satan bir lokantaya girdik. Sulu yemeklerden, kebaplara ve pidelere değin akla gelebilecek hemen her türde yemek yapılıyordu. Gaziantep seyahatlerimin vazgeçilmez çayı olan zahteri burada pide için kullanmışlardı. Zahterli pide, damağıma pek bayram ettirmese de, karnımız temiz bir yerde doymuştu en azından.

Şam ziyaretimizin odağında nargile imâlatçılarını fotoğraflamak vardı. Rehberimiz Mehmet’in asker arkadaşının babası bize bu konuda yardımcı olacaktı. Eski bir Ermeni zanaâtkârdır diye söylemişti bize Mehmet, bilse bilse yerlerini o bilir diye eklemişti. Ayrıca yolda henüz seyir halinde iken de, Şam’da ona sormadan olur olmaz yerde fotoğraf çekmememiz yönünde bizi uyarmıştı. Şam, Halep’e benzemez, burada her yerde Siyasî’ler var başımız belaya girer sonra demişti. Siyasî dediği, istihbarahat-polis karışımı, genellikle deri ceketle dolaşan, bir kaç gün içinde kendilerini tanıyabilir hâle geldiğimiz kolluk kuvvetleri idi. Hatta Mehmet’in bahsettiği Ermeni amcayı beklerken, yan tarafımızda bulunan bir kasap dükkanının önündeki adam birden hiddetle bağırmak suretiyle yanımıza gelmiş, ne fotoğrafı çektiğimizi sormuştu. Arkadaşım da el arabasında geçen satıcının fotoğrafını çektiğini söylemiş ve ardından da fotoğrafı gösterdi. O ise hiddetine ara vermeden pasaportlarımızı istemişti. Ancak pasaportları eline aldığında Türk olduğumuzu anlayınca hemen bize özür dilemek suretiyle iade etti. “Türkiye Suriye dost” diyordu.

Siyasîden kurtulduktan ve Mehmet’in arkadaşının babasından da bir adres aldıktan sonra vardığımız yerin, nargile imâl etmediğini, sadece cam üzerine çalıştıklarını gördük. Burada da yine bize çok sıcak davrandılar ve bizim fotoğraflamamız için, 2 usta hemen cam üfleme sanatını icrâ etmeye başladılar.

Şam'da bir cam atölyesiŞam'da bir cam atölyesi
Şam'da bir cam atölyesiŞam'da bir cam atölyesi

Yaklaşık bir saat kadar sonra, şehrin biraz dışında bir nargile atölyesi bulunduğu söyleyip, işyeri sahibinin telefon numarasını verdiler bize. Telefonla aradığımızda ise karşımızdaki ses ısrarla, atölyenin tam adresini vermedi bize, Şam’ın güneyindeki bir caddeye gelmemizi, bizi orada karşılayacağını söyledi. Yarım saat kadar sonra dediği yere vardığımızda arabasıyla bizi bekler hâlde bulduk. Onu haklı çıkartırcasına, çamurlu ve karışık sokaklardan atölyesine vardık. İşi babasından devraldığını, şansımıza bugün babasının da orada bulunduğunu, bizlerle konuşmanın onu mutlu edeceğini belirtti. İçeri girdiğimizde ise yaşlı bir adam yanımıza gelip bizi hasretle karşıladı, uzun uzun Arapça bir şeyler söyledi. Mehmet’e, bu amcanın ne demek istediğini sorduğumuzda, bizi dayıları gibi kabul ettiğini zira annesinin İstanbul’dan Şam’a gelin geldiğini öğrendik.

Şam'da bir nargile imâlathanesiŞam'da bir nargile imâlathanesi
Şam'da bir nargile imâlathanesiŞam'da bir nargile imâlathanesi
Şam'da bir nargile imâlathanesiŞam'da bir nargile imâlathanesi
Şam'da bir nargile imâlathanesiŞam'da bir nargile imâlathanesi
Şam'da bir nargile imâlathanesiŞam'da bir nargile imâlathanesi

Sonraki bir kaç saatimiz boyunca nargilenin cam vazosunun bütün aşamalarını fotoğraflama şansı bulduk. Cam fırınlarında, işçilerin şekil verdiği vazolar, yandaki odada temizleniyordu. Üzerlerine süsleri de çizildikten sonra da satışa hazır hâle getiriliyorlardı. Burada geçirdiğimiz zamanın sonunda yazıhanelerine geçtiğimizde, raflarda duran nargile vazolarından istediğimizi hediye olarak almamızı söyledi. Bunu kabul edemeyeceğimizi söylediğimizde ise bizim misafir olduğumuzu ve buradan bir hediye almadan dışarı çıkamayacağımızı belirttiler. Nargilelerimizi büyük bir ihtimamla arabaya yerleştirdikten sonra harekete geçerken, atölyede çalışan herkesin bize el salladığını gördük. Bize hediyelerini sunan, büyük bir yakınlık gösteren yaşlı amcamız ise gözyaşları içinde idi. Sanki bir masal alemine ışınlanmış gibiydim. Buzluca Köyü’nden sonra buradan da böyle samimi ve saf bir duyguyla uğurlanmanın, insanı sevkedebileceği başka bir his olamazdı zira.

Şam'da bir nargile imâlathanesiŞam'da bir nargile imâlathanesi

Atölyeden ayrıldıktan sonra yakınızmda bulunan Seyyîde Zeynep Türbe ve Camii’ne doğru yola çıktık. Şii’ler için kutsal kabul edilen bu mekanın masrafları, öğrendiğimize göre İran tarafından karşılanmıştı. Zirâ kubbede bulunan yüzlerce kilo altının bir kaynağı olmalı idi mutlaka. Fotoğraf makinelerimizi gören Şii güvenlik görevlisi, önce burada fotoğraf çekmenin yasak olduğunu söylemişti ancak o da Türk olduğumuzu öğrenince bize izin vermeyi ihmal etmemişti. Halife Ali’nin kızı olan Seyyîde Zeynep, Kerbelâ faciasını bizzat yaşamış biriydi. Ziyaretçiler de gözyaşları içerisinde türbenin demirlerine yüz sürmekte idi. Gördüğümüz en temiz ve bakımlı yerlerden biri idi burası.

Seyyide Zeynep CamiiSeyyide Zeynep Camii

Seyyide Zeynep Cami’ni ziyaretimizin ardından Şam merkezine geri döndüğümüzde, yurtdışında geçireceğim ilk yılbaşı nedeniyle merak içerisindeydim. Akşam boyunca şehir merkezinde gördüğüm hareketlilik, insan kalabalığı beni oldukça şaşırtmıştı. Hemen hemen herkes sokaklarda yılbaşı kutluyor, Noel Baba kostümlü insanlar da trafik yoğunluğundan dolayı hareket edemeyen araçlara bir şeyler satmaya çalışıyordu. Bu atmosferde şaşkınlığımı atlattıktan sonra ise asıl ilgimi çeken şey, bütün dükkanların açık olmasıydı. Bir dükkanda ahşap maske üretiliyor bir diğerinde şişe içerisin doldurulan kumlardan manzara görselleri elde edilip, içine de istenilen yazılar yazılıyordu. Şehir oldukça canlı bir gece yaşamakta idi. Şehre tamamen hakim olan Kasyon Tepesi'ne çıktıımızda da, ayrı bir kalabalıkla karşılaşmıştık. Şehir ışıl ışıl gözükürken, en az şehirdeki kadar bir insan yoğunluğu da bu tepeden şehri izliyor, kafeler ve sokak satıcılarının kaldırımlara attığı tabureler dolup taşıyordu.

Şam'da yılbaşı akşamıŞam'da yılbaşı akşamı

Ertesi günü Emeviye Cami ve Hamidiye Çarşısı'nı gezmeyi planladığımız için, insanların zamanın hükmünü anlamaktan çok ama çok uzakta oluşlarını resmeden meşhur 10'dan geriye sayma ritüelinin kayıtsızlığını izledikten sonra, otelimize dönüp istirahate çekildik. Otelimiz şehir merkezinde pasaj benzeri bir yerdi. Bir bekleme alanının etrafında bir sürü irili ufaklı odaya sahip aslında hostel benzeri bir yer olan bu mekanda, 4 ve 6 kişilik odalarda konaklamak ise bedavaya yakındı. Yanlış hatırlamıyor isem, 2009'u 2010'a bağlayan o geceki konaklamamızın maliyeti 4 kişi toplamda 40TL civarı idi.

Şam'da bir sokakŞam'da bir sokak

Türkiye'dekinin aksine, Suriye'deki camilerde, ayakkabılar mescide girerken değil, camilerin en dış kapısında daha avluya girerken çıkarılıyor. Avluda gezdiğiniz süre boyunca da, yerdeki mermerin serinliğini hissedebiliyorsunuz. Bu şekilde Emevi Camii'ne girdiğimizde Cuma namazı için hazırlıklar başlamıştı. Çocuklar etrafta koşuşturuyor, yoğun bir insan kalabalığı da avluda vakit geçiriyordu. Şam'ın Müslüman Araplar tarafından Bizans'tan alınışının simgesi olarak, o zamanki bir katedralin yerine inşâ edilen bu cami, inanç ve efsanelerle iç içe geçmiş bir ilgi görmekte idi. Hz. Hüseyin'in başının ve Vaftizci Yahya'nın, burada mescidin içindeki bir alanda gömülü olduğuna inanılmakta. Ayrıca camide bulunan üç minareden birisi olan İsa minaresine de, kıyamet günü İsa peygamberin ineceğine inanılmakta. Bu camide, yılın ilk gününe denk gelen Cuma namazında, caminin hem içiyle hem de dışıyla tamamen dolduğunu gözledikten sonra, buranın hemen yanıbaşında bulunan ve II. Abdülhamid dönemi bir Osmanlı mirası olan, Hamidiye Çarşısı'nı gezmeye başladık. Buranın bir Türk eseri olduğunu anlamak çok kolaydı, zirâ kendimi Kapalı Çarşı yahut Mısır Çarşısı'nda gezer gibi hissediyordum. Tavana yakın konumlandırılmış, yüksekte yer alan küçük pencerelerden süzülen ışık huzmeleri oldukça etkileyici bir görüntü sunmakta. Yılın ilk günü ve de Suriye'nin resmî tatil günü olan Cuma nedeniyle, dükkanların yarısı kapalı idi ancak buna rağmen, çarşı içerisinde insan sayısı hiç de az değildi.

Şam Emevi CamiiŞam Emevi Camii
Şam Hamidiye ÇarşısıŞam Hamidiye Çarşısı
Şam Hamidiye ÇarşısıŞam Hamidiye Çarşısı

Hamidiye Çarşısı'nı fotoğrafladıktan sonra, bir sonraki güzergâhımız olan antik şehir Palmyra'ya geçmeden önce bir önceki gece çıkıp şehri izlediğimiz tepeye tekrar varıp, Şam'a o tepeden veda etmeye karar verdik. Gecenin cümbüşünden uzakta, sessiz ve sakin bir şekilde şehri izledik ve tarih boyunca yaşananlara selam edip, şehrin kuzey doğusuna doğru yola düştük.

Şam genel görünümŞam genel görünüm

Bir sonraki hedefimiz Palmyra idi. Persler'in ve Roma'lıların izlerini taşıyan bu antik şehre normalde 3 saat civarında varmamız gerekirken, güzergahın çoğunu teşkil eden çöl üzerinde, fotoğraf için de vakit geçirince, yolculuğumuz 6 saati geçti. Güneşi çölde batırmıştık. Sessizliğin, serinliğin hâkim olduğu bir mekanda, zamanın kıymet-i harbiyesi yiterken, dünya özelinde ve evren genelindeki tek başınalığımız muhteşem bir çığlıkla kulaklarıma sükût etmekteydi. Uzaktaki tepelerin ardından yitmemeye çalışan güneşin, gurûb vakti sunduğu şölenle, gün ışığına el sallıyordu deklanşörüm.

Palmyra yoluPalmyra yolu
Palmyra yoluPalmyra yolu

Bu yol üzerinde trafik polislerinin bir kaç kez bizi durdurup rüşvet talep etmeleri bile bu anların büyüsünü bozamamıştı. Evet maalesef Suriye'de oldukça yaygındı rüşvet. Ülkemizde şikayetçi olduğumuz konuların bir çoğu burada da biraz daha ileri seviyede olmak üzre mevcuttu. Yerel halktan bir kaç kez işittiğimize göre, parası ve gücü olanın, insan canına kast eylese dahi, kendini kolaylıkla aklayabilirdi. Velsahıl biz büyümüze devam edelim...

Palmyra'ya girişimiz karanlığın çökmesinden sonra idi. Şehre girmeden önce antik harabelerin yanından geçmiştik. Sabah gün doğmadan bu harabeleri fotoğraflamak için gelmek üzere, şehre girip, konaklayacak ve karnımızı doyurmamızı sağlayacak bir yer bakmaya başlamıştık. Suriye genelinde olduğu gibi burada da konaklama uygun fiyatlı idi ancak turistik bir mekân olması hasebiyle diğer yerlere göre fiyatlar biraz daha yüksekti. Küçük bir yerleşim yeri olmasına rağmen yiyecekle ilgili de hiç bir sorun yoktu, turistik bir yer olmasından sebep, yeterince alternatif mekan mevcut.

Ertesi sabah güne çok erken başladık ki bu son günümüzdü. Palmyra antik kentini fotoğraflayıp, Hama şehrini de gördükten sonra yurda dönüş yapacaktık.

PalmyraPalmyra

Palmyra'da güneşin doğunu izlemek, bir gün önce çölde yaşadığım duygudan biraz daha farklı hissettirmişti. Çünkü burada çölden farklı olarak, zaman mefhumu kendini hissettiyordu. Çağlar arası bir seyahatti bu, Persler'in ve Roma'lıların şehirlerine güneş doğuyordu adeta. Alacakaranlıkta, gölgeler ve bir çok detay belirsiz bir hâlde iken, gündüz gözüyle yıkıntı olarak algılanan bu antik yerleşim, güneşin selamı öncesinde, gün doğumunu bekleyen ve az sonra canlanmaya başlayacak bir şehir hissiyatını, yüzyıllar öncesinden ruhlarımıza usulca sokularak vermekteydi. Yurda dönüşümüzü takip eden yıl, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'nın bir kısmını kasıp kavuran, dünya silah tüccarlarının, zenginliklerini arşa ulaştırma yarışlarının kirli hesapları arkasında, bir çok tarihî eser ve kültür mirası gibi Palmyra da bu yıkıntıdan nasibini aldı. Kana susamış kültür düşmanları tarafından bir çok yerinde bomba patlatılan, yüzyıllardır ayakta durmakta iken en büyük zararı belki de günümüzde gören Palmyra'nın son hâlini canlı görmek çok acı olurdu mutlaka.

Palmyra'dan ayrılıp son ziyaret noktamız olan Hama'ya geldiğimizde, şehrin ortasından geçen Asi Nehri tanıdık bir dost olarak göz kırpmıştı. Nehrin üzerindeki eski değirmenler bu şehrin remzlerini teşkil etmekte idi. Dinî ve kültürel olarak oldukça renkli bir şehir olan Hama, bununla birlikte de bir çok gerilime, çatışmaya ve katliama gebe olmuştu kurulduğundan bugüne değin. Gücü eline geçirenin zayıfı ezdiği topraklardı ve barış her an gidecekmiş izlenimi ile ürkek bir misafirperverlikte idi. Rehberimizin anlattıklarını, Suriye'de savaşın fitilinin yakıldığı ilk günlerde anlayabilmiştim ancak. Hama ve Humus'taki çatışmalar ister istemez o günü hatırlatıyordu. Bombalanan ve ateşe verilen değirmenlerin görüntüsü, insanlığın enkâzı idi.

Bir kaç gün boyunca, yüzleri bize hep gülümseyen, merhabaları ve vedaları unutulmayacak şekilde zihnime kazınan o dost insanların, yaşadığım zaman ve mekân üstü anların, objektifimin tarifsiz hazlarının memleketi idi Suriye. Bugün ise yaklaşık 3 yıldır kandan, yıkıntıdan, gözyaşından başka bir şey bilemeyen, beşerin hırsında kavrulan o insanların ağıdı haline gelmiş, kabuk bağlamasına dahi izin verilmeyen yaralarla sarsılmış bir iklimdir artık.

Hatırası ise bir tespih, bir nargile ve bir kaç fotoğraftan mürekkeb...

Not: Bu yazı ve yazıda yer alan fotoğrafların bir kaçı, KARABATAK dergisinin 18. sayısında yayınlanmıştır.

Bu yazı hakkındaki yorumunuz?

E-Posta adresiniz gizli kalacaktır. Tüm alanların girilmesi zorunludur.

Fotoğraf ve Blog Arşivinde Ara
Enes ŞAHİN